(Kültür bakanlığının emri gereği Bolu ili 18-26 Mayıs 2002 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenecek olan II. İller Kültür Fuarına katılacakmış.

Görevliler bir program yapmış.

Bolu’nun tanıtılması gerekli olan değerlerini tesbit etmişler.

Programı uzun uzun, incelemek, irdelemek ve üzerinde düşünmek lazım.(Köşem elvermediği için) şimdilik sadece üç tanıtım maddesini ele alabildim. Arz ederim.)

[Bolu’nun Gerede İlçesinde, bi bakırcılık sanatı va ki!!! deme gitsin.

İmanna “bakırcı dükganında:” bakır döve bakırcı usdaları.

İbrukla, çamaşur gazannarı, ilistirle, dövme sahanla, ileyenle, tencerele, ince boyunlu sülahile, işlemeli tepsile, zoba gazanları, cezvele, bilem yapulu.

Millet gapış gapış alu. Bakırcı dükganları, dola, daşa. Bakırcı esnafı üretmeye, satmaya yetişemez.

Millet, oğul uşağını, bakırcı yanına çırak verebilmek için, sıraya gire.

Hatta aracı bilem gorla araya, çocukları bakırcı çırağı olsun deye.

Boru mu bu!!!

Uşak, bakırcılık zeneatini öğrenecek.

İtibar, para sahabı olacak.

Öyniysem ne yapıp etmeli oğlana bakırcılığı belletdümeli deye düşünüle.]

Boluca düşünerek, zihnen:

Kendimi elli sene evveline ışınladım. Gerede bakırcılığı konusunda ne yazardım diye düşündüm.

Yukarıdaki satırlar çıktı ortaya.

Ya bugün!!!

Bugün bakırcılık konusunda ne yazılabilir.

Kocaman bir HİÇ!!!

Neden?

Bakırcılık bitti de ondan.

Bakırcı zanaatkar kalmadı da ondan.

Allah allah buharlaştılar mı, ne oldu da, bitti bakırcılık sanatı demeyin.

Zaman değişti. Teknoloji gelişti.

İhtiyaç kalmadı klasik anlamdaki bakır eşyaya. Bakırcı ustaları, ayak uyduramadı, hızlı değişime.

Küçük dükkanlarında “gün güne zanaatlarının gözden düştüğünü göre göre, sıkıntı çeke çeke” tamamladılar ahir ömürlerini.

Kimse sahip çıkmadı kendilerine.

Şu an Gerede de, gerçek anlamda bakırcılık kalma-mıştır. Mevcut bakırcı dükkanlarında Çorum ve sair illerden gelen, pres ve torna işi, bakır eşya satılmaktadır.

Bakırcı ustası yok denecek kadar azalmıştır. Mevcut esnafın içinde Bakırcılık sanatını “gerçekten bilen” yoktur.

Bu hali ile: Gerede bakırcılık sanatının, varlığından söz etmek mümkün değildir.

GÖYNÜK KILAVUZLAR KÖYÜNDEKİ KAŞIK USTALARI

Eskiden tahta kaşıkla içilirdi, çorba.

O zaman kaşıkçılık para kazandıran bir zanaattı.

Metal kaşıklar öldürdü, tahta kaşık zanaâtını.

Azaldı, kaşık ustaları.

Kalan üç, beş kişi, “boş zamanlarında” üretir oldular, tahta kaşığı.

[ Gerçekte güzel bir zanaattı ahşap oymacılığı, uzun ve yorucu idi öğren-mek, biraz da kabiliyet isterdi. Ancak köylünün işi değildi, bu güzel zanaatı, çağdaş boyutlara taşımak.

Günün ihtiyaçlarına uygun hale getirmek.]

Alın terleri para etmiyordu.

Kalitelinin değerini veren kalmamıştı.

Alt tarafı, kaşık değilmiydi bu.

Metalden olanları daha ucuzdu.

Ucuz metalle rekabet, ucuz ağaç kaşıkla olmalıydı. Kaliteyi düşürdüler. Ucuzluğun sonu yoktu. Kaşıkçılık sanatı öldü. Ardından ağlayanı yok!!!

FINDIK ŞEKERİ

Benim çocukluğumda, Bolular Bolu’dan Fındık şekeri ile çam kolonyası götürürlerdi, hediye olarak.

Çok güzeldi, fındık şekeri.

Zira dağ fındığından yapılırdı.

Dağ fındığı o zamanlar pek boldu.

Köylüler bin bir zahmetle (yabani fındık ağaçlarından) toplarlardı. Çok sertti, yaban fındığının kabuğu, “akşamdan ıslatmadan” kıramazlardı. Islanmış fındıkları, sert bir cisimle teker teker, kırıp; fındık içi elde ederlerdi.

İhtiyaçları gaz, tuz,bezdi.

Çile çekerek elde ettikleri fındık içlerini, ucuz fiata satarlardı, İmren şekercisine.

İmren’in sahibi Rahmetli Osman Kesim ile Seyid Ali Kesim’di.

Onların vefatından sonra işi İsmail ve Arif Kesim abiler sürdürdü.

Hepsi meslek ahlakı olan, ürettikleri malın kalitesine çok önem veren insanlardı. Kazancı artırmak için kaliteyi bozmak akıllarından bile geçmezdi. Ucuza aldıkları dağ fındığının üzerini zar gibi şekerle kaplarlardı.

Az üretir, ürettiklerini günlük satarlardı. Çıtır çıtır olurdu fındık şekeri, bir taneyi ağzına alan, bir avuç yemeden bırakamazdı.

Aranırdı fındık şekeri. Namı, dilden dile dolaşır olmuştu. Çok makbul, yüz ağartan bir hediye idi.

Zamanla, düzelmeye başladı köylünün durumu. (dağdan fındık toplama mecburiyetinden kurtuldular.) Fındık ağaçları odun olmaya başladı. Çoğu orman içi kümeslerde yakıldı.

Dağ fındığı azaldı.

Azaldıkça fiyatı arttı.

İsmail ve Arif abi şikayetçi olmaya başladı, fındık içi fiyatının yüksekliğinden.

Fındık şekerinin maliyeti yükseliyordu.

Para kazanamaz oldular.

Ama fındık şekerinin kalitesini düşürmek, fındığın üzerini, kalın bir şeker tabakası ile kaplamak, akıllarından bile geçmedi.

Zamanla yaşlandılar.

Üretme güç ve hevesleri azaldı.

Önüne gelen fındık şekeri üretmeye başladı. Bol şeker, az fındık ihtiva eden fındık şekerleri türedi.

Kalite düştü.

Fındık şekeri, şöhret tahtından indi.

SEVGİLİ OKURLAR,

İşte size” ölmüşte ağlayanı olmayan” üç meslek dalı.

Bugüne değin, hiç kimse bu üç meslek dalının sorunlarına eğilmemiştir. Sahip çıkalım, ölmesine müsaade etmeyelim, dememiştir.

Ama...

Hadi bakalım; Bolu’yu tanıtın diye emir gelince, görevliler harekete geçer.

Bolu’yu tanıtalım teranesi başlar.

Sorulur.

Bolu’nun nesi meşhur?

Cevap klasiktir.

- Gerede Bakırcıları,

- Göynüğün Kaşıkçıları,

- Bolu’nun Fındık şekeri,

Bir yığın para harcanır.

Aranıp, bulunur.

Üç ibrik,

İki kaşık,

Biraz fındık şekeri,

Götürülür, teşhir yerine. Böylece görev tamamlanmış. Başarılı bir tanıtım yapılmış olur!!!

AFERİM alınır.

Benden selâm olsun.

Gerçekle değil, GİBİ ile uğraşan hizmet erlerine...